Suriye’deki büyük fetih konuşulmayan pek çok meselenin de fethine yani açılmasına vesile oldu. Bunların en mühimi Yahudi, dönme ve suyun öte tarafından gelenlerin, yarım asırdır İslâm düşmanı ittifaklarına dahil ettikleri siyasallaştırılan “Alevi”ler meselesidir. Özellikle Kılıçdaroğlu’nun parti başkanlığı ile ittifakın en önde gelen ve sesleri çok çıka[rıla]nı olan bu kitle, Suriye’de Müslüman katliamının da en açık …
Suriye’deki büyük fetih konuşulmayan pek çok meselenin de fethine yani açılmasına vesile oldu. Bunların en mühimi Yahudi, dönme ve suyun öte tarafından gelenlerin, yarım asırdır İslâm düşmanı ittifaklarına dahil ettikleri siyasallaştırılan “Alevi”ler meselesidir. Özellikle Kılıçdaroğlu’nun parti başkanlığı ile ittifakın en önde gelen ve sesleri çok çıka[rıla]nı olan bu kitle, Suriye’de Müslüman katliamının da en açık ve doğrudan destekçileri idi. Beşar’ın posterleri ve ellerinde havaya kaldırdıkları Zülfikar kılıçlarla yürüyorlardı. Kılıçdaroğlu’nu cumhurbaşkanı yapıp Müslümanlar’dan bilmem kaçıncı intikamlarını alacaklarını alenen vizyon ediyorlardı. Müzik grupları açıkça Hatay ve Suriye’de destek konserleri düzenliyor, Kılıçdaroğlu açıkça Banyas ve Bayır-Bucak gibi katliamlar hakkında meclis grup toplantılarında “Ne Bayır kaldı, ne Bucak” diyerek dalga geçiyordu. Planları suya düştü. Şimdi “devletsiz” kaldıkları için, İslâm alimlerini ve Müslümanların lehine siyaset güdenleri şehid etmesi için yeni bir haşhaşi örgüt ve Hasan Sabbah gelmesini ümid ettiklerini açıkça dile getiyorlar.
Bu yazıda zaten ortaya çıkışı itibariyle siyâsî olan ve özellikle Osmanlı’nın yıkılmasında önde gelen Bektaşîlik haricinde, kırsallarda ve dağlarda yaşayan, Osmanlı tarih ve evraklarında, itikad metinlerinde genellikle “kallâş u evbaş kızılbaş” olarak anılan, fakat daha sonra Alman-Yahudi oryantalistler eliyle “Alevi” olarak adlandırılan ve “cemevleri” gibi mekanları oluşturulan, rejimin okullarında özellikle yetiştirilip bürokrasinin çeşitli mekanizmalarında yerleştirilen kitleye dair, biri 12., biri de 20. asırdan iki tarihi levhaya yer veriyoruz.
Şiî, Rafızî, İsmâilî, batınî, kızılbaş, “Alevi”, haşhâşî her ne isimle anılsın, Ehl-i Sünnet ve yer yer İslâm dışı olan bu fırkalar, bugün de olduğu gibi, tarihin her devrinde Müslümanlar aleyhine olmayı itikadî bir gereklilik görmüşlerdir. Genel olarak ve kendileri tarafından da Şiî olarak adlandırılırlar. “Şia”, “taraftar” demek olup esasen ilk olarak “Şiâ-yı Osman” yani Hazreti Osman[‘ın intikamının] taraftarları için kullanılmıştır. Daha sonra ise Hristiyanlar’ın Hazreti Îsâ aleyhisselâm’ı istismar etmeleri gibi Hazreti Ali kerremallâhu vechehû ve radiyallâhu anh Efendimiz’i istismar eden kitleler için kullanılır olmuştur. Bu kitleler, işin başında İbn Sebe gibi Yahudiler eliyle güdülmüşken, bilahare İranlılar da kavim gayretleri ile Şiîlik davası gütmüş, İslâm hakimiyetine karşı eski İran inanç ve devletini hedeflemişlerdir. Bugün İranlı devlet yetkililerinin ağzında çok sık ve gayet tabii olarak İslam öncesi İran siyaseti övülmekte, fatih sahabîlere “çöl bedevileri, medeniyetsizler” denilerek hakaretler edilmektedir. Onlara göre Bağdat, Beyrut ve Şam’ın “fatihi”, İranın baş yöneticisi ve “imamı” Hamaney, “Büyük Kirus”tan sonra İran’ın sınırları en çok genişleten İranlı liderdir.
Necip Fazıl’a göre İran ve Şiîlik
Necip Fazıl Şiîlik hakkında şöyle der:
“Tefessüh ocağı Bizans’ın vecd kurutuculuğu, hayal puthanesi İran’ın ölçü bozuculuğu ve Hazret-i Musa’dan beri bütün bu nefsanî ve şeytanî fakültelerin başlıca işleticisi Yahudi dehâsının tesiriyle İslâmda ilk defa büyük sapık kol Şiîlik,.. yüzde yüz mecnun ve hiçbir tartışmaya değmez itikadî hastalıklar kapısını açmış, kendisinden sonra gelenler üzerinde daima aşısını göstermiş ve ileride, çok ileride –belki bugün– arınmasını bekleyen hak dinin hiçbir devrinde tam kapatılamayan yarası olmuştur.”
Necip Fazıl’ın derinlikli nüfuz ve ifâde gücü ile dile getirdiği Şiîliğin özelliklerine dikkat edelim: Şiîlik kapatılmayan bir yaradır. Bu yaraların temel sebebi ölçü bozuculuk ve mecnûnâne itikadî hastalıklardır. Şiîlik, tarihte Yahudilerle beraber insanlık için tehlike arz eden nefsânî ve şeytânî fakültelerin işleticisi büyük bir sapık koldur, sapık kolların büyüğüdür. Kaynağı hayal puthanesi İran’dır. Bu puthane hakkında Velî Sultan Bayezid Han, Safevî İsmail’e yazdığı mektupta demiştir ki: “İran hakimlerine hakim olan bir millettir.” Nitekim öyle oldu ve bu sözde “Türkler”, İranlıların zahirde hakimi iken ruhi ve zihni hastalık ağları içinde mahkumu oldular. Şu an rezil ve kepaze dilenciler konumundalar, üstelik “Türk” imamları Hamaney zamanında!
Suriye ile daha da açık bir şekilde anlaşıldı ki, İran’ın Şiîliği yani taraftarlığı, şu veya bu şekilde “İslâmî” değildir. Sadece siyasîdir yani İranîdir/fârisîdir. Bu yolda kendi mezhepdaşlarının onbinlercesinin öldürülmesi hiçbir şekilde umurlarında değildir. Tıpkı Safevi İsmail’in “kızılbaşları” Anadolu’da Osmanlı’ya saldırtması, İran’a çekmesi ve daha sonra işleri bitince oğlu Tahmasb’ın bunların çoğunu İran’da katletmesi gibi.
“Türkiye’nin Suriye yapılmasına izin vermeyeceğiz!”
1971’e kadar bizzat İran’daki Şiî mercilerin de “ğulat” yani aşırı deyip tekfir ettiği Nusayrîler, en çok yüzde dokuz, fakat Suriyeli gazetecilere göre yüzde beşi dahi bulmayan bir kitle oldukları halde, İngiliz-Fransız ve Yahudi desteği ile Suriye’ye hakim atandılar. Onlardan daha çok sayıda olan Hıristiyan Araplar Suriye’ye hakim kılınsa idi, bu çok daha dikkat çekerdi. Tıpkı Moğollar’ın Bağdat’ı işgal edip halifeyi öldürmesine hizmet eden Şiî Nasreddin Tûsî gibi, Babürlüler’de Ekber Şah devrindeki Ebü’l-Fazl el-Allâmî gibi, tıpkı 1990’larla beraber Türkiye’de olduğu gibi hükûmetlere ve bağlı kurumlarına mezhepdaşlarını yerleştirerek büyük katliam ve zulümlere yol açtılar. Muhsin Yazıcıoğlu’nun bu yıllarda söylediği şu söz meselenin özünü açıklamaktadır: “Türkiye’nin Suriye yapılmasına izin vermeyeceğiz!”
Türkler’in Ehl-i Sünnet hassasiyeti
Abbâsîler ile beraber hilafetle doğrudan irtibata geçen ve siyâsî güç haline gelen Türkler, Fars tesiri demek olan İrânî akıl ve duygu alışkanlıklarının nasıl işlediğini ve neyi hedeflediğini Bağdad’da gayet iyi bir şekilde çözümlemişlerdi. Bu sebeple nisbeten uzun ömürlü olan İslâm devletlerinin kuruluş ve yükselme devirlerindeki en mühim özellikleri Ehl-i Sünnet itikâdına azamî gayret göstermeleri oldu. Ehl-i Sünnet ölçülerine hakkıyla uyan sultanlar, Müslümanlar’ın izzet ve birliğine büyük hizmetler ettiler. Bu sebeple Müslümanlar’ın her birinin en çok sevdiği sultanlar Gazneli Mahmud, Sultan Alparslan, Yavuz Sultan Selim Han, Babürlü hükümdarı Âlemgîr Şah, Sultan İkinci Abdülhamid Han olmuştur. Onlar Ehl-i Sünnet olmayanları devletlerinden temizlemişler, herhangi bir Şiînin en küçük bir memuriyete dahi atanmasına şiddetle karşı çıkmışlar, Şiîler başta olmak üzere İslâm dışı toplulukları aşağılamışlardı. Fakat bunu yaparken asla İslâm ölçülerinin dışına çıkıp zulmetmemişlerdir. Bu sebeple onların yüksek ve âdil hatıraları, Şiî, Yahudi, Hindu ve oryantalist/batılı tarihçilerin yalan ve iftira kampanyanlarına maruz kalmaya devam etmektedir. Sultanların bu tavrının sebebi, Selçuklu veziri Nizâmü’l-mülk tarafından biraz aşağıda anlatılacaktır.
Şiaya karşı dikkatli olmada, Selçuklular ve Timurlular daha titiz davranmıştır. Osmanlılar ise, âlimlerin ve velîlerin onca ikazlarına rağmen, Yavuz Sultan Selim Han ve Sultan İkinci Abdülhamid Han Hazretleri haricinde bu hususta maalesef yeterli hassasiyeti gösterememiştir. Fakat Şiaya karşı sabit bir şuur vardı. Bunun bir yansıması olarak, bugün hemen hiç bilinmeyen şu kanun çok mühim bir örnektir: 1926 yılına kadar Osmanlı vatandaşı olan Müslüman kadınların, İranlı bir Şiî ile evlenmesi kanunen yasaktı.
Selçuklu ve Timurlular’ın bu hususta titiz davranmalarının sebebi, siyasî sınırlarının merkezinde İran’ın olmasıydı. Ki bu ülkenin tarihî fesat kaynağı olması hakkında Hazreti Ömer radiyallâhu anh Efendimiz, “Keşke Sasaniler [Farslar/İranlılar] ile aramızda aşılmaz bir engel olsaydı. Böylece ne onlar bize gelebilir, ne de biz onlara gitme gereği duyardık” buyurmuştur. İran ve İranlılar hakkında Necip Fazıl, “Fars tesiri korkunçtur; İslâm’da en büyük kafalarla at başı, en hain bozguncu kelleleri de İranlı…” demiştir. Necip Fazıl, Müslüman ferd, toplum ve devletlerin ruh dengelerinin ve sosyal sistemlerinin bozulmasına sebep olarak, kavramlaştırdığı “Bizans tesiri” ile “Fars tesiri”ni göstermiştir, ki yukarıda bir nebze değinmiştik.
Sultan Alparslan’ın Şiîlere karşı tavrı
Sultan Alparslan’ın Fars tesirine karşı tavrını, kendisi de İranlı olmakla beraber Ehl-i Sünnet ve de büyük bir siyâsî dehâ olan Nizâmülmülk şöyle anlatmaktadır:
“Eskiden bir şahıs kethüdalık, ferraşlık yahut rikâbdârlık vazifesi için bir Türk’ün huzuruna vardığında, ona hangi şehir ve vilayetten olduğu, hangi mezhep ve millete mensup olduğu sorulurdu. Bu şahıs Hanefî, Şafiî mezhebinden, Horasan ve Sünnî Maveraünnehr ahalisinden ise kabul edilirdi. Şahıs eğer Kum, Kâşân, Âve, Sâve yahut Rey ahalisinden Şiî mezhepli biri ise kabul olunmayarak kendisine: ‘Defol, biz yılanı öldürenlerdeniz, besleyenlerden değil.’ derlerdi. Bu kişi önlerine servetler yığsa dahi nafileydi. Kendilerine yanaşmaya kati surette müsaade etmezlerdi.
Sultan Tuğrul yahud Sultan Alparslan (Allah kabrini nurlandırsın) eğer bir Türk’ün bir Râfızî’yi [yani Şiî’yi] iş için kabul eylediğini işittikleri vakit o Türk’e çıkışırlar ve gazaplanırlardı. İşte sırf bunlardan ötürü onların hükümdarlıkları intizam üzre müreffeh bir seyir takip etmekte, kazasız belasız sürmekteydi.
[Hikâye:]
Bir gün Sultan Şehid Alparslan (Allah ruhunu mukaddes kılsın) Erdem’in Hurdabe’yi kâtibi olarak atadığını haber verdiler. Hükümdar, ‘Hurdabe Bâtınî mezhebine mensuptur.’ sözünden gayetle rahatsız oldu.
Alparslan bir gün sarayda Erdem’e: ‘Sen benim düşmanım ve saltanatımın hasmı mısın?’ dedi. Erdem yerlere kapanarak: ‘Aman hükümdarım, bunlar nasıl sözler, ben sizin naçiz bir kulunuzum, bilmiyorum, efendimizin hanedanına hizmette bugüne değin ne kusurum görülmüştür, efendimize bendeliği ve muhabbeti terk etmemişim.’ dedi.
Sultan: ‘O Hurdabe dedikleri, senin kâtibin olan herif bâtınî mezhebine mensupmuş?’ dedi. Erdem: ‘Ey efendim o da kim oluyormuş? Hanedanınıza ne zararı dokunabilir; ateş olsa cirmi kadar yer yakar’ dedi.
Sultan: ‘Gidin şu herifi getirin buraya!’ dedi. Gidip onu sultanın huzuruna getirdiler. Sultan: ‘Sen bâtınîsin ve Bağdat halifesinin hak olmadığını söylüyormuşsun?’ dedi. Hurdabe: “Efendim, bendeniz bâtınî değil Şiî’yim” dedi. Sultan; ‘Gidi kaltağın evladı! Sanki Râfızîlik matah bir şeymiş gibi bâtınî değil Râfızî’yim diyorsun! Her iki tayfaya da lanet olsun!’ dedi. Onu huzurdan karga tulumba kapı dışarı ettiler.
Sultan daha sonra huzurdaki büyüklere dönerek şöyle dedi: ‘Suç bu herifin değil, böyle sapkınları istihdam eden Erdem’indir. Size bin kere söyledim, siz Türk’sünüz, Horasân ve Mâverâünnehir ehlindensiniz. Yani buralara [İran ve Irak’a] yabancısınız. Ben bu vilayeti kılıç çalarak, güç kullanarak zapt ettim. Irak ahalisinin kahir ekseriyetinin mezhepleri sapkın ve hak değildir; itikadları bozuk ve Deylem [İranlı Şiîlerin azılı bir kısmı] yandaşlarıdırlar. Türkler ve Deylemliler arasındaki husumetin kökleri eskiye dayanmaktadır. Allah azze ve celle Türkler’i Deylemlilere hükmettiklerinden ötürü aziz kılmıştır. Allah azze ve cellenin tevfikiyle Türkler, Müslüman ve itikadları pîr ü pâktır; lâkin onlar bir kuru heves peşinde, bid’at ve sapkın mezheplere mensupturlar. Türkler karşısında bir etkinlik gösteremedikleri zaman Türkler’i sever, sayar, itaatkarlık gösterirler; Türkler zayıflamaya yüz tutup onlar güç kazanmaya başladıklarında Türkler’in işlerine köstek olmaya kalkarlar; işlerin aksaması için ellerinden yaparlar.”
Daha sonra sultan 200 miskal miktarınca at kılı getirmelerini emretti. Aralarından bir kılı çekerek Erdem’e: ‘Bunu kopar!’ dedi. Erdem at kılını tutarak koparıverdi. Sultan ona beş at kılı daha verdi. Erdem onları da kopardı. Daha sonra on at kılı verdi, Erdem onları da bir hamlede koparıverdi. Sultan daha sonra ferraşa at kıllarından üç gez miktarınca örüp getirmesini emretti. Ferraşın ördüğü bu kılları sultan Erdem’e uzatarak koparmasını istedi. Erdem her ne kadar var gücüyle koparmaya çabaladıysa da koparamadı. Bunun üzerine sultan: ‘İşte düşman aynen böyledir. Birer, ikişer, beşer olunca kolay görünür; lâkin sayıları artıp birbirlerine arka vermeye başladıkları zaman onları yerlerinden sökmek güç olur. Bu da Erdem’in ‘Ateş olsa cirmi kadar yer yakar’ sözüne cevap olsun. Bunlar böyle birer birer Türkler’in arasına sızar, örtemli makamları ele geçirirerek Türkler’in ne yapıp eylediklerinden haberdar olduklarında kısa bir müddet içinde Irak’ta isyanlar başgösterir; yahut Deylemliler memlekete kastederler. Bunlar da gizlice yahud alenen onlarla işbirliğine girerek Türkler’i helak etmeye azmederler… Hükümdarının hasmının sana yanaşmasına müsaade edersen hem kendine hem hükümdara ihanet içindesin demektir…
Sultan bu sözleri sarf ettiği esnada İmam Muşattab ve Kadı Levker de huzurda bulunmaktaydılar. Sultan yüzünü onlara dönerek: ‘Bahse konu eylediğim husus hakkında sizin kanaatiniz nedir?’ dedi. Onlar: ‘Cihan sultanı, Allah ve Elçisi’nin Râfızîler, mübtedi’ler, bâtınîler ve ehl-i zimmete ilişkin söylediklerinin aynını söyler.’ Ardından Muşattab şöyle dedi: ‘Abdullah bin Abbas şöyle rivayet eder: Bir gün Peygamber aleyhissalâtü vesselâm Ali bin Ebî Tâlib’e şöyle buyurdu: ‘Lakapları Râfızî olan bir grupla karşılaşırsan, bil ki onlar, İslam’dan el çekmişlerdir. Bulduğun yerde boyunlarını vurasın!’”
Şiîlere yönelik bu tavırda sultanlar ve alimler ile beraber tarikat ehli de teyakkuz ifadesi belirtmiştir. Bilhassa Nakşibendîlik, İmam Gazalî’den Mevlânâ Hâlid (kuddise sırruhû) Hazretleri’ne ve günümüze kadar bu fitne, fesat, çürütücülük, bölücülük ve her türlü sapıklığa yataklık eden İran ve Şiaya karşı en büyük set olmuş ve bunu açıkça yapmıştır. Mevlânâ Hâlid Hazretleri “er-Risâletü’l-Hâlidiyye fî Râbıtati’n-Nakşibendiyye” isimli risâlesinin sonunda “mürted İranlılar” ve “lânetli hıristiyanlar”ı lanetlemiştir. Esasen bu tavır, bütün hak tarikat büyüklerinin tavrı iken, diğerleri, Necip Fazıl’ın bu “korkutucu” dediği tesire karşı koyamamıştır. Aziz Mahmud Hüdâî Hazretleri yazdığı mektuplar ile suyun öte tarafında rahatlıkla fitne ve fesat üreten “bedreddinîlere, kızılbaşlara” karşı harekete geçilmesi hususunda sultanları uyarmakta idi. Kurduğu tarikat Celvetîlik 1800’lerin ortalarına kadar Fars tesirine karşı durmuştu. Fakat Hâşim Baba isimli bir Bektaşî’nin gayretleri sonucu Celvetîlik maalesef bozuldu ve bitti.
Son olarak Necip Fazıl’ın bilhassa Anadolu’nun dağ ve köylerinde yaşayan ve bilinçli olarak büyükşehirlere getirilip İslâm düşmanlığı ve emperyalizma ajanlığı yapmaları için çeşitli kurumlara yerleştirilen, “Alevi” olarak isimlendirilen kitle için yaptığı tesbit ve bir ihtara yer vererek yazımızı sonlandırıyoruz:
“İkinci bin yılın yenileyicisi İmam-ı Rabbâni Hazretleri –ki bugün onun açtığı devre içinde ve o devrenin ortasındayız– Şiîliği ve kollarından ‘Rafıza’yı, Alevîlik tabirini de ekleyerek sapıklıkların en korkunçlariyle vasfeder ve belli başlı şubelerini tek tek sayarak, Hazret-i Ali’ye ulûhiyet konduran dallarına kadar belirtir. ‘Tutan; bir şahsı mübalağayla tutan’ mânasına Şiîlik ve onun neticede aynı, fakat tespitte tersinden, ‘Bırakan’ anlamında Rafızilik, biri Hazret-i Ali’yi sınırının üstüne çıkarmak, ikincisi de yüksek Sahabileri düşürmek hedefinde toplanır ve Alevîliği de kelime farkıyla içinde taşır. Bu şekilde hulâsa edilebilecek olan Şiîlik yolunun ayrıca kaydettiğimiz Rafızilikten başka kolları, dalları ve onların da kolları ve dalları, bir sürü… Hak nasıl bir, batıl da sayısızsa, Şiîlik bâtılının da bölümleri öyle; ve sayısız bâtılını ilân etmekte. Sapıt sapıtabildiğin kadar!… Başıboş hayalin en süflî madde ve fiilden çizebileceği nispetleri en ulvî mâna ve hakikate yakıştıranlar ve sakat hayal ile sıhhatli hakikat görüşü arasında hiçbir mizana sahip bulunmayanlar… Geniş ve toplu teşhis dairesi içinde Şiîlik budur; ve onlardan ‘mutedil’ diye sıfatlandırdığımız, Hazret-i Ali’yi ‘tafdil-üstün tutma’ yolunda olsa da büyük Sahabileri tasdik; ve Allah’ı, Resulü’nü, Kitabını ve şeriati doğrulayanlar müstesna, gerisi, ‘El-küfrü milletün vâhide – Küfür tek bir millettir!’ hükmü altındadır.”
“Osmanlı Padişahlarını bir hayli uğraştıran ve Anadolu topraklarına Alevîliği sokan Farslar… Fars tipi, İslâmı yüceltmekte ve batırmakta iki ters istikamet sahibi mücerret bir istidat ifadesidir.”
“İngilizler Hindistan müslümanlarının Sünnî bütünlüğünü parçalamak için araya İran yoluyle bir Fars üfürüğü estirmeye bakıyor”
“Hazret-i Ali sevgisi ‘Sünnet ve Cemaat Ehli’ ölçüsüne bağlıdır; ve tıpkı Musa ve İsâ Peygamberlerin gerçek kıymet ve hakikatlerini bulmak isteyenlerin, bunu Yahudilerde ve Hıristiyanlarda bulmak yerine İslâmda görmek mevkiinde olmaları gibi, topyekün Şiî ve Alevîlerin de hakiki Alevîliği, aslî mezhepte gerçekleştirmeleri icap eder.”
Necip Fazıl’ın Alevilik Meselesine Yönelik İhtarı
“Ruhları İslâm aşkiyle dolu, en büyük üç Türk hakanından -Fatih, Birinci Selim ve İkinci Abdülhamid’in- en köklü ve derin bir anlayışla mücadele ettiği, büyük çapta engellediği, fakat herşeye rağmen, tefessuh devrimizde önüne geçilemeyen ve bugün Türk nüfusunun, bilmemyüzde kaçını temsil eden Alevîlik, aynen İmam-ı Rabbanî ölçüsüyle din ve dünya cahili ellerde, kutusunun içi boş bir etiketten ibarettir; ve ne Sünnet Ehlinin üzerine yürüyen, ne üzerine yürünülen ve ancak ‘hiç’ kelimesiyle belirtilebilecek pasif, fakat her ân ve her türlü din aleyhtarı cereyanlarca istismarı mümkün bir manzara arzetmektedir. Bugüne dek din aleyhinde girişilen ve adına ‘Devrim’ denilen davranışlarda (direkt) veya (endirekt), Türk Alevîleri, kendilerinden hiçbir tepki gelmeyecek ve İslâm esaslarının kıyımına seyirci kalacak bir sınıf olarak istismar ve bahane mevzuu olmuştur. Kör ve habersiz bir gelenek yolundan gelen Türk Alevîlerinin kültür, telkin ve temsil yoluyla fethedilmeleri lazımdır.”
“Abbasiler çığırı sonlarında büsbütün gölgelenen, vecd ve aşk soluğunu kaybetmeye yüz tutan ve ‘Türk’ isimli saf bir ırkın elinde pırıldamaya başlayan İslâm ruhu, İslâmî bir ideal sahibi Yavuz Sultan Selim’e kadar, aşağı yukarı, sapık kollardan münezzehtir. Vâkıâ Yavuz, Fars tohumlu Alevîlerden kemmiyetçe küçümsenmeyecek bir kitleyi devralmış ve bunları Sünnet ve Cemaat Ehli hamurunda eritememiş ise de yine bu gayreti gösteren ilk padişah olmak imtiyazına maliktir. Onu takip eden muhteşem tâcidar Kanuni Sultan Süleyman ise, ana tarih tezimizi teşkil eden teşhis gereğince, bir mirasyediden başkası değildir ve dinî bir gaye güdücü, dünya çapında bir plân kafasından mahrumdur. Her şeyi, başta Şeyhülislâmı Ebussuud Efendi -aşk devrinin son ve en büyük temsilcisi- başka ellere bırakmış ve adı gibi muhteşem seller halinde akan hadiselere terketmiştir. Yoksa o, Batıyı toslayacağı yerde Doğu âlemini bir vahdete kavuşturabilir ve ondan sonra Batıya yönelme yolunu açabilirdi.
[V]ecd ve aşk devrimizi takip eden ham yobaz ve kaba softa çığırında devletin serâpâ Sünnî kumaşını lekeleyen, onu yamalı bohçaya çeviren ve sâf Anadolu Türkü’nde baş belâsı olan bu mezhepler…
Ne iştir ki, Alevîler, Dürziler ve Yezidiler, Sünnîlik İmparatorluğu demek olan Osmanlı Devleti’nce din ve millet bahçemizden ısırgan otları gibi yolunup atılamamıştır.”
Necip Fazıl, Türkiye ictimâiyyâtını/sosyolocyasını en mahrem noktalarına kadar tesbit ve teşhis eden pek çok görüş belirtmiştir. Öyle ki, şunu eksik bırakmıştır denemez. Alevilik meselesi çerçevesinde tarihî gelişle beraber, 1938’deki Dersim hadisesi ve 1978’deki Maraş hadiselerine kadar meseleleri ele almış, yukarıda da görüldüğü gibi geleceğe yönelik tehlikeleri de dile getirmiştir.
“Dedelik okulları” kurulacağının konuşulduğu şu günlerde, bakalım siyasî irâde, ne zaman bu akımların inançtan öte siyasî temelli olduğunun şuuruyla siyaset üretebilecek.
Ali Haydar Konur






